İçeriğe geç

Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika ?

Bir soru: Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika?

Sizi Bilytica’da “Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika” konusuyla ilgili özenle hazırlanmış bu içeriğe bekliyoruz.

Bazı sorular var ki insanın aklında sadece bilgi arayışı gibi durmaz, içini kemiren bir düşünceye dönüşür. “Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika?” diye telefona yazdığım o anı hâlâ net hatırlıyorum. Parmaklarım ekrana değdiğinde aslında saatleri değil, içimde biriken kaygıyı ölçmeye çalışıyordum. Çünkü beklemek, benim en kötü bildiğim şeydi. Hele ki bir yere yetişmeye çalışıyorsam, zaman bir anda başka bir şeye dönüşüyordu: düşman gibi.

O gün İstanbul’un sabahı bana fazla kalabalık, fazla hızlı, fazla umursamaz gelmişti. Kayseri’deki sessiz sabahları özlediğimi fark etmiştim bile. Ama burada, Soğanlık’tan Sabiha Gökçen’e uzanan o kısa mesafe bile sanki bir hayatın kaderini belirliyordu.

Kayseri’den İstanbul’a uzanan yol

Ben 25 yaşındayım. Kayseri’de büyümüş, sokakların akşam ezanıyla sakinleştiği bir şehirde hayatın ritmini öğrenmiş biriyim. Günlük tutarım. Bazen gereğinden fazla düşünürüm, bazen de düşüncelerimi susturamadığım için yazarım. İstanbul’a gelişim ise biraz ani oldu. Bir iş görüşmesi, belki de hayatımı değiştirecek bir fırsat… ya da ben öyle olduğuna inanmak istemiştim.

Kayseri’den çıkarken içimde garip bir umut vardı. Sanki İstanbul beni bekliyordu. Ama gerçek, hayal ettiğim kadar romantik değildi. Şehir beni beklemiyordu; şehir zaten kimseyi beklemiyor.

İlk günlerde en çok zorlandığım şey yön bulmak değil, zamanın akışıydı. Her şey bir yere yetişme telaşıydı. Ve ben, o telaşın içinde en basit soruya takılıp kalmıştım: “Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika?”

Metroya biniş ve içimde büyüyen telaş

O sabah Soğanlık istasyonuna indiğimde kalabalık beni yutmuş gibiydi. İnsanlar hızlı yürüyordu, kimse kimseye bakmıyordu. Herkesin bir yere geç kalma ihtimali vardı ve bu ortak panik hissi, havada görünmez bir dalga gibi dolaşıyordu.

Elimde çantam, omzumda hafif bir ağırlık, içimde ise tarif edemediğim bir sıkışma vardı. Sanki o gün yapılacak görüşme sadece bir iş değil, benim kendime olan inancımın sınavıydı.

Trene binerken tekrar düşündüm:

“Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika?”

Birisi sorsa, saniyesine kadar bilmek isterdim. Çünkü belirsizlik beni yoruyordu. Beklemek, özellikle de bilinmez bir bekleyiş, içimi daraltıyordu.

Kapılar kapandığında metro hareket etti. O an içimde küçük bir rahatlama oldu ama hemen ardından başka bir şey başladı: düşünceler.

“Ya geç kalırsam?”

“Ya her şey elimdeyken kaçırırsam?”

“Ya bu yol, aslında düşündüğüm kadar kısa değilse?”

Zamanın uzadığı anlar

Metro ilerledikçe istasyon isimleri birbirine karışıyordu. Ama benim zihnimde tek bir soru sabitti:

“Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika?”

Telefonumu çıkarıp tekrar baktım. Harita uygulaması 20-25 dakika diyordu. Ama insanın içinde kaygı varsa, o 20 dakika bir anda 2 saat gibi hissedilebiliyor.

Yanımda oturan yaşlı bir adam sessizce dışarıyı izliyordu. Genç bir kadın kulaklıkla müzik dinliyor, ritme hafifçe başını sallıyordu. Herkes kendi dünyasındaydı. Ben ise kendi iç savaşımdaydım.

Kayseri’de olsam belki bu kadar büyütmezdim. Orada mesafeler daha netti, insanlar daha yavaştı, zaman daha anlaşılırdı. Ama burada, İstanbul’da, zaman bile acele ediyordu.

Bir ara gözlerimi kapattım. İçimden bir ses “sakin ol” dedi. Ama başka bir ses, daha yüksek olanı, sürekli “geç kalıyorsun” diye bağırıyordu.

İçimdeki hayal kırıklığı

Daha Fazlası İçin: Kalp günde kaç kere tekler ?

Bir noktada fark ettim ki aslında sadece zamana değil, kendime de kızıyordum. Neden daha erken çıkmamıştım? Neden her şeyi son ana bırakmıştım? Neden bu kadar stres oluyordum?

Bu soruların cevabı yoktu. Sadece içimde büyüyen bir hayal kırıklığı vardı. Sanki küçük bir hata, bütün geleceğimi etkileyebilirdi.

Ama sonra başka bir duygu daha geldi. Çok sessiz, ama güçlü bir duygu: umut.

Belki de yetişecektim.

Belki de her şey düşündüğüm kadar zor değildi.

Belki de “Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika?” sorusu aslında sandığım kadar önemli değildi.

Havalimanına yaklaşırken

Tren Sabiha Gökçen’e yaklaştıkça içimdeki sıkışma biraz gevşedi. İnsanlar yavaş yavaş toparlanmaya başlamıştı. Kapıya yakın duranlar hazırlık yapıyordu. Herkesin yüzünde farklı bir hikâye vardı.

Ben ise hâlâ kendi iç sesimi dinliyordum.

“Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika?”

Bu soru artık sadece bir süre sorusu değil, bir yolculuğun anlamı olmuştu. Çünkü mesele sadece varmak değildi; o süre içinde yaşadıklarım da önemliydi.

İstasyondan çıkarken ışıklar değişti. Havalimanının geniş alanına adım attığımda içimde garip bir boşluk oluştu. Sanki bir şey bitmiş ama henüz yeni bir şey başlamamıştı.

Kalbim hızlı atıyordu. Geç kalıp kalmadığımı bilmiyordum ama içimde bir his vardı: yetişmiştim. Belki de tam zamanında.

O an anladım ki, bazı soruların cevabı saniye değildir. Bazen bir yolculuğun kendisi cevaptır.

Bekleyiş, umut ve geri dönüş hissi

Görüşme için beklerken bir köşeye oturdum. Çantamı yanıma koydum. Ellerim biraz titriyordu ama artık panikten değil, yorgunluktan.

İçimdeki düşünceler yavaş yavaş sakinleşiyordu. İstanbul’un gürültüsü bile artık daha az rahatsız ediciydi.

Birden aklıma Kayseri geldi. Oradaki sokaklar, evimizin önündeki ağaç, akşamları gelen sessizlik… Hepsi bir film gibi gözümün önünden geçti.

Ve o an fark ettim: ben aslında sadece bir mesafeyi geçmemiştim. Kendimle ilgili bir eşiği de aşmıştım.

“Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika?” sorusu artık bana sadece bir rota değil, bir sürecin başlangıcı gibi geliyordu.

Dönüş yolunda içimde kalanlar

Görüşme bittiğinde sonuç henüz belli değildi. Ama içimde garip bir rahatlama vardı. Ne olursa olsun, oraya ulaşmıştım. Beklediğim şeyden daha fazlasını yaşamıştım.

Dönüş yolunda metroya tekrar binerken bu kez farklı hissediyordum. Aynı hat, aynı istasyonlar, aynı kalabalık… ama ben aynı değildim.

Telefonumda yine aynı soruya baktım:

“Soğanlık Sabiha Gökçen kaç dakika?”

Bu kez cevabın benim için bir önemi yoktu. Çünkü artık biliyordum: mesele dakika değil, o dakikaların içinde kim olduğundu.

Pencereye bakarken İstanbul’un ışıkları hızla akıyordu. İçimde hem bir yorgunluk hem de hafif bir gurur vardı. Belki de ilk defa, belirsizliğin içinde bile ayakta kalabilmiştim.

Ve kendime sessizce şunu söyledim:

Bazen en uzun yol, en kısa mesafede yaşanır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

şişli escort
Sitemap
betci