Bir gün adliyede başlayan hikâye
O gün Kayseri’nin sabahı alışılmadık derecede soğuktu. İçimde tuhaf bir ağırlık vardı, sanki gece boyunca bir şeyleri yanlış hatırlamışım gibi. Defterimi her zamanki gibi çantama koydum. Günlük tutmak benim için sadece yazmak değil; nefes almak gibi. Ama o sabah, yazacaklarımın bu kadar ağır olacağını bilmiyordum.
Adliyeye ilk kez bu kadar uzun süre kalmak zorunda kalmıştım. Kapıdan içeri girerken mermer zeminin soğukluğu bile farklıydı. İnsanların yüzleri hızlı, bakışları keskin, adımlar kararlıydı. Herkes bir yere yetişiyor gibiydi ama aslında kimse kimseye yetişmiyordu. Ben sadece izliyordum.
Koridorda yürürken içimde tek bir soru dönüp duruyordu: Ne tür savcılar var? Bunu gerçekten bilmek istiyordum. Çünkü dışarıdan bakınca hepsi aynıydı; ciddiyet, disiplin ve mesafe. Ama içimde bir his, bunun sadece yüzey olduğunu söylüyordu.
Kayseri sabahı ve iç ses
Kayseri’nin sabahı serttir. Rüzgâr insanın yüzüne vururken düşüncelerini de dağıtır. O gün rüzgâr içime de işliyordu. Adliye binasının yüksek tavanları arasında yürürken kendimi küçük hissettim. Sanki her adımım bir şeyleri bozacakmış gibi dikkatliydim.
İç sesim hiç susmuyordu. “Burada herkes bir hikâyenin içinde” diyordum kendi kendime. Ama hangi hikâyenin iyi, hangisinin kırık olduğunu bilmiyordum.
Bir bankta oturup beklerken önümden geçen insanların yüzlerine baktım. Bazıları öfkeli, bazıları yorgun, bazıları ise tuhaf bir şekilde boştu. O boşluk beni daha çok etkiledi. Çünkü boşluk, bazen en ağır duygudur.
Ve sonra onları gördüm. Savcılar.
İlk karşılaşma: Cumhuriyet savcısı
İlk dikkatimi çeken kişi genç bir Cumhuriyet savcısıydı. Yürüyüşü hızlıydı ama aceleci değildi. Gözleri sürekli bir dosyadan diğerine kayıyordu. Sanki her dosyada bir hayat arıyordu ama buldukça daha çok yoruluyordu.
Onu izlerken içimde garip bir hayranlık oluştu. “Bu kişi adalet arıyor” diye düşündüm. Ama aynı anda korktum. Çünkü adalet aramak, bazen insanın kendi içini de sorgulaması demekti.
Yanımdan geçerken yüzündeki ifadeyi gördüm. Ne tamamen sertti ne de yumuşak. Daha çok yorgun bir kararlılık vardı. O an anladım ki Cumhuriyet savcıları sadece kanunla değil, insanın kırılganlığıyla da uğraşıyor.
Defterime küçük bir not düştüm: “Bazı insanlar gerçeği bulmak için kendini kaybediyor.”
Sert görünen ağır ceza savcısı
Biraz sonra başka bir savcı dikkatimi çekti. Bu seferki daha farklıydı. Ağır ceza savcısı olduğunu söylediler. Adı geçince koridordaki hava bile değişti.
Bakışları kesindi. Konuşurken kelimeleri seçmiyordu, direkt söylüyordu. Onu izlerken içimde bir ürperti hissettim. Çünkü bazı insanlar konuşmadan bile hüküm veriyor gibiydi.
Ama sonra küçük bir ayrıntı fark ettim. Masasına oturduğunda gözlüğünü çıkardı ve birkaç saniye gözlerini kapattı. O an o sert yüzün arkasında başka bir şey gördüm. Yorgunluk değil sadece, bir tür iç ağırlık.
O an düşündüm: “Ne tür savcılar var?” sorusunun cevabı sadece unvanlarda değil, insanların taşıdığı yüklerde saklıydı.
Ağır ceza savcısı olmak, sadece ağır dosyalarla ilgilenmek değildi. İnsanlığın en karanlık tarafına sürekli bakmak demekti. Ve o karanlığa bakarken kendi içini de kaybetmemek gerekiyordu.
Başsavcının gölgesi
Bir ara koridorda bir hareketlilik oldu. Herkes biraz daha toparlandı, sesler düştü. Başsavcı geçti.
Onu doğrudan görmedim. Ama varlığını hissetmek bile yeterliydi. Sanki görünmeyen bir düzen, onun adımlarıyla birlikte hareket ediyordu.
Yanımdaki görevli fısıldadı: “Disiplin ondan sorulur.”
O an düşündüm, güç nedir? Sadece karar vermek mi, yoksa herkesin o karara inanmasını sağlamak mı?
Başsavcının varlığı, bana bir şehirde görünmeyen bir kalp gibi geldi. Atıyor ama kimse doğrudan görmüyordu. Sadece sonuçlarını yaşıyordu.
Ne tür savcılar var? sorusunun içinde büyüyen merak
O gün adliyede geçirdiğim saatler uzadıkça içimdeki soru da büyüdü. Ne tür savcılar var? sorusu artık sadece bir merak değildi. Bir anlam arayışıydı.
Her savcı farklı bir yüz taşıyordu ama hepsi aynı yükün altındaydı: insan hikâyeleri.
Bir dosyanın içinde sadece belgeler yoktu. Birinin ağlaması, birinin susması, birinin inkârı vardı. Ve savcılar bu parçaları bir araya getirmeye çalışıyordu.
İçimdeki duygular karışıktı. Hayal kırıklığı hissediyordum çünkü adaletin ne kadar zor olduğunu görüyordum. Ama aynı zamanda küçük bir umut da vardı. Çünkü hâlâ bu işi ciddiye alan insanlar vardı.
Dosyaların arasında kaybolan insanlar
Bir odanın kapısı aralıkken içeriyi gördüm. Masalar dosyalarla doluydu. Her dosya bir hayat gibi üst üste yığılmıştı.
Bir savcı dosyayı açtı, uzun süre baktı. Sonra kalemi eline aldı ama yazmadı. O an zaman durdu gibi oldu.
İçimden bir şey kırıldı. Çünkü o yazılmayan cümlelerin bir insanın hayatını değiştireceğini hissettim.
O an şunu düşündüm: Belki de savcı olmak, sadece karar vermek değil; karar verememenin ağırlığını da taşımaktı.
Defterime şunu yazdım: “Bazı sessizlikler, en yüksek seslerden daha ağır.”
Vicdanla kanun arasındaki ince çizgi
Günün ilerleyen saatlerinde koridorlar biraz boşaldı. Ama içimdeki kalabalık azalmadı.
Bir bankta otururken kendi kendime konuşur gibi düşündüm. Kanun netti, yazılıydı. Ama vicdan öyle değildi. Vicdan bazen susar, bazen bağırır, bazen de yanlış zamanda konuşur.
Savcıların işi bu iki şey arasında kalmaktı. Kanun ve vicdan.
O an bir şey fark ettim: Her savcı aslında kendi içinde bir tartışma yaşıyordu. Dışarıdan görünen sadece sonuçtu.
Bu düşünce beni hem rahatlattı hem de huzursuz etti. Çünkü insanın kendi içinde mahkeme kurması, en zor yargıydı.
Akşam: umut ve hayal kırıklığı
Akşam olduğunda Kayseri’nin ışıkları adliyenin camlarına vuruyordu. İçerideki soğukluk dışarıdaki sarı ışıkla karışmıştı.
Binadan çıkarken içimde ağır bir sessizlik vardı. Gün boyunca gördüklerim zihnimde dönüyordu. Sert bakışlar, yorgun yüzler, hızlı adımlar…
Ama en çok da o soru kalmıştı: Ne tür savcılar var?
Cevap basit değildi. Çünkü her biri farklıydı. Ama hepsinin ortak bir yanı vardı: görünmeyen bir yük taşıyorlardı.
Yolda yürürken defterimi açtım. Son bir cümle yazdım:
“Bazı insanlar adaleti ararken kendilerini unutuyor, bazıları ise kendilerini hatırlayarak adaleti buluyor.”
Kayseri’nin soğuk akşamında yürürken içimde garip bir karışım vardı. Hayal kırıklığı, çünkü dünya sandığımdan daha ağırdı. Umut, çünkü o ağırlığı taşıyan insanlar hâlâ vardı.
Ve o gün anladım ki bazı soruların cevabı tek bir cümleye sığmaz. Ne tür savcılar var? sorusu da onlardan biriydi.
Daha Fazlası İçin: İstanbul'da salı günü nerede pazar var ?